Beden Asla Yalan Söylemez Ancak Zihin Perdeler


“Bana göre, bir insanın bilinçdışı; yaşam öyküsünden başka bir şey değildir, bütünüyle kişinin bedeninde saklı duruyor olsa da ona bilinçli olarak yalnızca parça parça erişilebilir.”  diyor Alice Miller, “Beden Asla Yalan Söylemez” kitabında…


Son zamanlarda üzerine eğildiğim konuların başında modern öğretilerin beraberinde getirdiği beden/ zihin ayrımı geliyor. Bu anlayışın başında bilimsel bilgiye tapınma ve onunla bağlantılı bir şekilde yaşamlarımızı her anlamda şekillendiren sağlık sistemlerinin katı kabulleri yer alıyor. Bunu dillendirmekteki amacım hâlihazırda fayda sağladığımız veya kısmen de olsa yararlı olduğunu bildiğimiz yöntemleri karalamak değil tabii. Yalnızca insan yaşantısına ait her alanın ziyadesiyle bağlantılı ve karmaşık olmasından ötürü keskin ayrımlarla tanımlanıp anlaşılamayacağı üzerinde bir nebze de olsa durmaktır.


Kendi hikâyesine yakından bakmış olan herkesin istisnasız aynı yollardan ve sorgulamalardan geçtiğini düşünüyorum. Ve yolun sonu bizleri beden ve zihin ayrımının önderliğinde, bedenlerimizde hapsolmuş travmalarımızın, yasaklanmış ve adab-ı muaşeretten kovulmuş duygularımızın kaderimizi çizdiği bir dünyanın kucağına terk ediyor. Gözlemlediğim kadarıyla bütün hastalıkların “genetik” yatkınlığın üzerine yıkıldığı çağın yavaş yavaş sonuna gelmiş bulunmaktayız. Şimdi, artık “Bana hastalığını söyle, sana travmanı söyleyeyim” noktasındayız.



Çocukluk, Bilimcilik ve Psikoloji


Çocuklukta bedenimize kaydettiğimiz travmalarla yüzleşmeden, hayatta kalabilmek için öğrendiğimiz kısa yolların yerine yeni, güvenli ve sağlıklı iletişim yolları koymadan tam anlamıyla iyi olamayacağız. Bir başka şekilde söylersem, bastırdığımız duygular yüzeye çıkmadan, kendi hikâyemizi ve duygularımızı kabul edip ifade etmeden yaşımız kaç olursa olsun hiçbirimiz birer yetişkin olamayacağız belli ki. Ve her birimiz bu çetrefilli yoldan geçmedikçe bedelini bir sonraki kuşak; çocuklarımız ödeyecek, tıpkı bizler gibi… Ve bir hurda yığını gibi üst üste eklenerek devam edecek bu durum kuşaklar boyu.


Bu konuyla alakalı herhangi bir düşünsel sürece girdiğimde daima odak noktasında iki sorun görüyorum. Bunlardan ilki bilimsel bilginin devamlı olarak kutsanması ve bu alanın aslında insan hayatını yönetirken çok kısır kalmasıdır. Çünkü bilimselcilik; açıklama getiremediği her şeyi dışarda bırakmakla kalmamakta aynı zamanda yaygın kanı dışında üretilen soruları da küçümser bir şekilde dışlamaktadır. Bu örnekte ise toplumların insanların duygu dünyaları yokmuş gibi inşaa edilmesi, zihin dışında herhangi bir yerden gelen bilgiye itimat edilmemesi ve bir etken olarak potansiyelinin dışlanması diyebiliriz. Çünkü anlaşılıyor ki fizyolojik süreçlerimizi, hastalıklarımızı veya tam kapasite çalışabilen biyolojik sistemimizi etkileyen faktörler arasında; hangi duyguda olduğumuzu ve o duygu ile nasıl başa çıkabileceğimizi bilmediğimizden kaynaklanan kronik bir bastırma süreci de yer alıyor. Ve o açığa çıkamayan, sağlıklı bir şekilde yaşanamayan duygular bedende varlıklarını sürdürüyorlar. Dahası çocuk yaşta öğrendiğimiz bastırma şekilleri bizim karakterimiz ve toplum içerisindeki maskemiz haline geliyor. Bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamadığımız süre ve üzerine eklenen stres unsurlarının çeşitliliği ve yoğunluğu ile doğru orantılı olarak da bedende hapsolan bu birikme işlevsel bozukluklara yol açıyor.


Yüzyıllardır belirli hastalık alanları üzerinde uzmanlaşan insanlığın, tek bir hastalığa yakalanan(?) insanların ortak duygu durumuna ve davranışsal alışkanlıklara sahip olduklarını gözlemlememiş olması gülünç geliyor kulağa. Ancak yaygın kanıya göre hastalıklarda cevap aradığımız yegâne araçlar tahliller ve ilaçlar. Oysa biz değil miyiz bütün insanların temelde iki ihtiyacı olduğunu kabul eden; sevilmek ve anlaşılmak.


İkinci sorun ise yine bu bilimcilik sevdası uğruna psikoloji biliminin de biz insanlığı terk etmesidir. Nihan Kaya ve Alice Miller’ın da sıklıkla vurgu yaptığı bir konudur bu durum. Kısaca bahsetmem gerekirse, otantik benliğimizden uzaklaşma ve duygularımıza yabancılaşmanın temelleri sevilmek ve kabul edilmek uğruna; yani yalnızca hayatta kalabilmek için aile içinde öğrendiğimiz stratejiler sayesinde atılmaktadır. Eğer bir çocuğun belirli duyguları kabul görüyor ve diğer duyguları (öfke, üzüntü gibi) gösterilen ilgi ve sevginin geri çekilmesi gibi yollarla yasaklanıyorsa o çocuk sevilmeyeceği ve bakımının sürdürülmeyeceği korkusu ile bu duygularını bastırmaya veya göstermemeye çalışacaktır. Ve bu durum zamanla sürekli uyum sağlama, sessiz kalma, sınırlarını çizememe gibi kendi karakter gelişimine ket vururken bir taraftan da aslında içinde var olan duygular ile yüzleşmekten kaçınmak için geliştirdiği bastırma mekanizmalarına yönelmesine neden olacaktır; her türlü bağımlılığın ve aşırılığın temelinde de yine bu süreç yatmaktadır.



Aynadaki sen misin gerçekten yoksa yalnız kalmış bir çocuk mu?

Çocukluk yıllarından itibaren inşa edilen savunma mekanizmasının altında yatan bir başka şey ise çocuğun / kişinin var olduğu haliyle sevilebilir/ kabul edilebilir olmadığını öğrenmiş olmasıdır. Bu durum ise küçük yaşlardan itibaren belirli koşulları yerine getirmeye başlamasıyla toplum içerisinde de ancak bu şekilde var olabileceği algısını yaratabilmektedir. Mesela; herkese karşı yardımsever olma, devamlı başarılı olma, mükemmeliyetçilik ve her şeyi kontrol etme ihtiyacı da bir karakter özelliğinden çok çocukken öğrenilen savunma mekanizmalarıdır. Burada zihinsel olarak aslında hayli işlevsel bir süreç işlemektedir; çocukken öğrenme aşamasında olan beynimiz işe yarar görmediği nöral bağları yok etmekte ve devamlı olarak kullandığı bağlantıları güçlendirmektedir. Böylelikle geliştirilen düşünce biçimleri ve davranışsal alışkanlıklar karakter özellikleri ve zaaflara dönüşmektedir.


Buradaki kilit nokta psikolojinin bir bilgi olarak bu döngüyü fark etmesine rağmen, toplumun, dinin ve ailenin, kısacası kültürün norm olarak kabul ettiği değerlere tek başına karşı gelmekten kaçınmasıdır. Miller kitabında bu durumdan (İncil’e atıfla) Dördüncü Emir olarak bahseder ve hiç kimse ebeveynleri eleştirecek cesareti bulamadığından bu yasağı delmeye yanaşmaz, böylelikle kimse çocukların haklarını savunmaz ve insanlığın problemlerinin kaynağına da inmenin yolunu açmaz. Çünkü psikologlar bile içten içe ebeveynlerine karşı geldiklerinde cezalandırılacaklarından korkan küçük çocuklardır hala.


Nihayetinde, hem psikolojik hem de fizyolojik rahatsızlıklarda bakmamız gereken nokta; yaşamlarımızda o anda stres unusuru yaratan durumlardan çok daha ötesine gitmektedir. Geldiğimiz noktaya kadar birikmiş ve görmezden gelinmiş duygularımız ve bastırma/ baş etme stratijelirimiz de hayli önemli gözükmektedir. Bu anlamda sağlıklı bir yaşam için, tıpkı çağımızın bütün refleksiv sorgulamaları gibi bizler de kendi öznel tarihimizi sorgulamalı, hakim paradigmanın bizlere bilgi olarak dayatırken es geçtiği noktalar üzerinde durmalıyız. Çünkü kendi zihnimizin dışında bir yaşam alanımız, iç dünyamız dışında bir deneyim alanımız maalesef ki yok..


Kaynaklar:

"Beden Asla Yalan Söylemez" - Alice Miller (OkuyanUs Yayınları)

"Vücudumuz Hayır Diyorsa"- Gabor Mate ( İletişim Yayınları)

"How To RESET Your Nervous System To Increase Your Energy, Heal Your Trauma and Transform Your Life" - Reset Program Introduction Series - Alex Howard



33 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör