Jack London Martin Eden Konusu ve Özeti

“Cennetteki azizler saflıktan ve güzellikten ayrılabilir miydi? Onların anlatılacak bir yanı yoktu. Ama ya çamurdaki azizler; işte asıl edebi harikalar onlardı. Hayatı yaşamaya asıl değer kılan onlardı.”

Türkiye İş Bankası Yayınları Modern Klasikler Dizisi”yle Türkçeye çevrilen 517 sayfalık Martin Eden romanı, Jack London tarafından 1908 yılında kaleme alındı. Dönemin Edebiyat dergilerinden “The Pacific Monthly” de 1908 Eylül ayından 1909 Eylül ayında kitap olana kadar bir seri olarak yayınlandı. 1909 Eylül ayındaysa Macmillan yayınevi aracılığıyla kitaplaştırıldı.


Jack London Martin Eden Konusu ve Jack London Martin Eden Özeti

Martin Eden ve Jack London Özeti

Martin Eden, Jack London tarafından kaleme alınan, otobiyografi özelliği taşıyan bir roman. Tam olarak Jack London’ın hayatına ayna tutmasa da Jack London’ın hayatından kesitler görebiliyoruz. Jack London’ın geçmiş yaşantısından yazarlığa başlama sürecine kadar, Martin Eden ile uyuşan pek çok yönü var. Kitap boyunca bir yazarın olgunlaşma sürecine şahit oluyoruz. Sahip olduğu düşüncelerin evrimini görüyoruz. Bulunduğu toplumsal olarak fakir sınıfın duvarlarını yıkarak burjuva denilen sınıf ile arasındaki tek farkın doğuştan geldiğini ve hatta burjuva sınıfına ait insanların içlerinde hapsolduğu zihinsel dünyanın, alt tabakadaki insanların hapsolduğu iç karartan yaşam tarzından daha aşağılık olduğunu görüyoruz.


Jack London Martin Eden Konusu

Martin Eden konusunda, Martin Eden’ın aşkı için o dönemin kazandıran mesleklerinden biri olduğunu düşündüğü yazarlığa giriş serüvenini anlatıyor. Lise mezunu bile olmayan Martin Eden ilerleyen 3 yıl boyunca kendi kendini eğiterek geçirdiği bu süreçte imrendiği toplumun altın tabakası burjuvazi sınıfını gözlemleyerek kendi düşünce dünyasını onların etkilerine bırakmak yerine istediği düşünceyi alıp kalanlarını bırakıyor. Olduğu ve olmak istediği şeylerin peşini asla bırakmıyor. Aşkı için çıktığı bu yolda geçmiş yaşantısından kalma bir kaba sığmak istemeyen özgür ve vahşi yanı, onu yazarlık kariyerinde farklı ve özel kılan tarafı oluyor.

“Eğer bi şeyi sevmediysem sevmedim demektir, o kadar. Şu güneşin altında hiçbir sebep sadece türdeşlerim çoğunluk olarak onu beğeniyor veya beğenilmesi gerektiğine inanıyor diye o beğeniyi benim de taklit etmemi gerektirmez. Hoşlandığım ya da hoşlanmadığım şeylerde modayı takip edecek değilim."

İçinde yaşarken büyük bir yolculuktaki çakıl taşları olduğunu bilmediğimiz acı dolu anların bizi aslında nereye taşıyacağını bilemeyiz. O çakıl taşları ayağımızın altında sürtüne sürtüne birer teker haline gelebiliyor sanırım. Martin Eden için de bu geçerliydi. Doğup büyüdüğü sosyal sınıf, karnını bir süreliğine doyurmak için çıktığı okyanus aşırı serüvenler, şiddet dolu geçmişi... Geçmişinden kalma tüm yükler, iz bırakmış onu değiştirmiş olan şeyler, aşkıyla arasına burjuva sınıfı tarafından konulan engeller gibi görünse de zamanla Martin Eden’ı ve aynı zamanda Jack London’ı da bir yazar yapan acı dolu serüvenlerin aslında bunlar olduğunu görüyoruz. Yazarlık serüvenine çıktığı bu yolculukta toplumun istediği kalıplara uymayıp kendi belirlediği yolda gitmeye çalışması, çevresinde sevdiği tanıdığı herkesin ona sırt dönmesine sebep oldu. Ama Jack London kendi yolunu kendi çizmek yerine başkalarının adımlarını takip etseydi, bundan bir yüz yıl sonrasında konuşacağımız bir "Jack London" olmazdı. Okuyabileceğimiz bu eserlerin çoğu olmazdı galiba.


“İnsan denilen yaratığın kendi zihninde yer etmiş olan, kendi renginin inancının ve siyasetinin en doğrusu, en iyisi olduğuna ve dünyanın dört bir yanına dağılmış diğer tüm insanların kendisinden daha talihsiz konumlara sahip olduğuna inanmasını sağlayan o dar görüşlülük, Ruth’da da vardı. Eski çağlarda kadın olarak yaratılmadıkları için Yahudilerin tanrılarına şükretmesini sağlayan, modern dönemdeyse başka tanrıların yerine yeni bir tanrı koymak için misyonerleri dünyanın en ücra köşelerine gönderen şey, işte bu dar görüşlülüktü.”

7 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör