Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Kitabı ve Filmine Bir Bakış

Güncelleme tarihi: 7 Eki 2021


“Cumartesi ve Pazar günleri, varolmanın tatlı hafifliğinin geleceğin derinliklerinden yükselip yanına vardığı duygusu içindeydi. Pazartesi, benzerini bundan önce hiç tanımadığı bir ağırlıkla çarpıldı. Rus tanklarının tonlarca çeliği bunun yanında hiç kalırdı. Çünkü sevecenlikten daha ağır bir şey yoktur dünyada. Kişinin kendi acısı bile, başkasıyla başkası için hissettiği, imgelemle yoğunlaşan ve yüzlerce yankıyla uzadıkça uzayan bir acı kadar ağır çekmez.

Hafif kıyafetlerinizin üstüne aldığınız bir hırka gibi, kahve mi yoksa çay mı hangisinin daha iyi geleceğini bilemediğiniz akşamlar gibi “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”..


Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Kitabı Konusu Yorumu ve Özeti Filmi ve Alıntıları


Hafiflik mi yoksa ağırlık mı? Bağımlılık mı yoksa kaçınganlık mı? Batı’da mı yoksa Doğu’da mı? Müzik mi yoksa resim mi? Kırmızı mı yoksa beyaz mı? Tüm bu sorular arasında gel-gitler yaşamak gibi de aynı zamanda.


Hepimizin okumak için beklettiği, her ismini duyduğunda “okumalı” diye içinden geçirdiği ancak bir türlü zaman bulamadığı (yaratamadığı) kitaplar vardır. Milan Kundera’nın bu kitabı da benim için öyleydi. Ve nihayet tesadüf eseri önüme düşen kitap ve bitirmemle gelen okudum seni hissi.. Beklettiğim için beklenti yükselttiğim sanılmasın çünkü kitabın tam olarak içeriğini bilmeden erteledim durdum. Beklentim ise bolca felsefi göndermelerle bezeli bir okuma yolculuğu idi. Hemen hemen bu beklentiyi karşıladığı da söylenebilir.


Kundera’nın daha önce herhangi bir kitabını okumadım ancak kendisinin Çek asıllı bir yazar olduğunu biliyordum. İsminin akılda kalıcılığı ile ün yapmış bu kitapta Kundera’nın gölgesine rastlıyorsunuz zaten ve yazar zaman zaman romanın içinden çıkarak sizinle konuşuyor.


Biraz Bohemya.. Biraz parizyen bir hava solumak için ideal bir gölge..


Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Konusu, Varolmanın dayanılmaz hafifliği özeti, varolmanın dayanılmaz hafifliği filmi ve varolmanın dayanılmaz hafifliği alıntısı

‘Einmal ist keinmal,’ diyor Tomas kendi kendine. Sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamış sayılır. Yaşanacak bir tek hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez.”

Kitabın ilk sayfaları varolmanın bir ağırlık mı yoksa hafiflik mi olduğu, ya da hangisinin anlam olarak iyi veya kötüye denk geldiğinin sorgulanmasıyla başlıyor. Daha sonra ilk karakterimiz Tomas çıkıyor karşımıza; bitirmiş olduğu evliliğini hiç ilgilenmediği çocuğu ile birlikte hayatından çıkarmış, kendi anne- babası da dahil olmak üzere tüm aile kavramını ardında bırakmış, özgürlüğüne düşkün Praglı bir cerrah kendisi.


Hemen ardından onun peşine takılıp küçük kasabasını terk eden, beden algısı ile ilgili takıntıları olan ve küçük bir çocuk gibi bağlanma ihtiyacı duyan Tereza geliyor.


“Antikçağ’a ait birçok efsane, bırakılmış bir çocuğun kurtarılmasıyla başlamaz mı? Polybos küçük Oidpus’u kanatlarının altına almamış olsaydı, Sophokles en güzel tragedyasını yazamayacaktı! 
Tomas daha o zamanlar eğretilemelerin tehlikeli olduğunu bilmiyordu. Eğretilemelerle oyun olmaz. Tek bir eğretileme aşkı doğurabilir.

Ve bir başka özgür ruh; ideolojinin her yere yayılmasından yılmış, her türlü kuralı yıkıp geçmek isteyen ressam Sabina ile onun yarı yolda bıraktığı, tüm yüksek ideal ve güzelliğe düşkün akademisyen, Franz.


Bu karakterlerin peşinde varoluşsal kaygıları, yerleşik travmaları ve onların yetişkin hayatına yansımalarını, ideolojilerin katı varlığını geçişli bir şekilde sorguluyor, bu esnada birbirine dokunan hayatları da izlemiş oluyoruz. Arka planımız yeri gelince Prag oluyor, bazen Paris bazense Zürih. Ve görmezden gelinemeyecek bir Sovyet işgalinin gölgesinde gerçekleşiyor bütün bu olanlar.


“Tereza’nın annesi kızına, anne olmanın her şeyden vazgeçmek demek olduğunu hatırlatmaktan bir gün bile geri durmadı. Çocuğu yüzünden her şeyini kaybetmiş bir kadının deneyiminden destek aldığı için sözlerinde bir gerçek kokusu da vardı. Tereza onun söylediklerini dinler ve anne olmanın yaşamdaki en büyük değer, anneliğin ise büyük bir özveri olduğuna inanç getirirdi. Eğer anne, “özveri”nin cisimleşmiş haliyse, o zaman kız çocuk da onarılması mümkün olmayan “kabahat”ti demek ki!”



İster Tereza’nın rüyalarındaki simgeleri çözmeye çalışın, ister tüm kahramanların psikolojik travmalarını kategorize etmeye çalışın isterseniz de arkanıza yaslanıp Doğu Avrupa’nın havasını solumaya çalışın her halükarda okuması güzel bir roman “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”. Çünkü ifade etmesini beceremediğimiz, ayrıntıda gizli ne kadar duygu varsa hepsi Kundera’nın kaleminden incelikle süzülmüş ve bu hikayenin etrafında dolaşmış gibi.


“Rastlantıların, sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. Sadece rastlantı bir şey söyler bize.


Kitap Ölçer Puanım: 8,6/10


Gelelim filme…


Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Filmi, filmi olan kitaplar, varolmanın dayanılmaz hafifliği konusu, yorumu ve özeti

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” senaryosuna Milan Kundera’nın katkıda bulunmasıyla ’88 yılında aynı isimle film olarak karşımıza çıkmıştır. Başrollerini Daniel Day- Lewis, Juliette Binoche ve Lena Olin gibi isimler paylaşmaktadır. (Imdb puanı: 7.3)


Kitap ile karşılaştırdığım zaman filmde birkaç eksiklik gördüm açıkçası ancak yine de kitabın sularından çok da fazla uzaklaşılmamış ki bu durum benim için büyük bir artı. Her kitaptan uyarlama filmde olduğu gibi burada da karakterlerin derinliğinden kırpılmış haliyle. Tüm karakterlerin ayrı ayrı hikayelerini, geçmişten getirdiklerini ve karakter gelişimlerini kitapta görebilirken filmde bu anlamda bir eksiklik var ve dolayısıyla belirli durumlarda gördüğümüz karakter tavrı biraz havada kalıyor gibi.


Öte yandan filmin oyuncu seçimi son derece başarılı, ancak Kundera’nın çizdiği karakterin çizgileri bazı noktalarda aşılmış gibi bir hisse kapılmaktan kendimi alamadım şahsen. Mesela; Tomas karakterinin kadınlarla iletişiminde kullanmayı tercih ettiği tavır biraz fazla kendine güvenen sinir bozucu bir erkek gibi oynanmış; flörtleşmeleri aleni ve bayat kaçmış ama buna rağmen oyunculukların genel olarak başarılı olduğu söylenebilir. Yalnızca zaman zaman filmdeki oyunculuklar fazla teatral bir hal alıyor, seveni de olabilir tabii. Bir başka rahatsız edici ayrıntı ise tüm cinsellik içeren sahnelerin başlamasıyla duyduğumuz ve komedi hissi veren müziğin her seferinde kullanılmış olması.


Film başlar başlamaz dikkatimi çeken bir başka nokta ise; kitabın genel akışında dönüşlü olarak anlatılan ve bazen kopuk kalan yerlerin kronolojik olarak yerlerinin değiştirilmesi ve ufak detayların eklenmesiyle hikayenin aktarımına kolaylık sağlanmış olması. Ancak buradaki tek sıkıntı Tomas ve Tereza’nın tanışma sahnesinin filmde değiştirilmesi ki bu durum Tereza karakterinin doğasına aykırı bir noktadan başlamalarına neden olmuş. Çünkü bu karakterin kendi beden algısı diğer karakterlere göre daha farklı bir yerde hatta sağlıksız demek daha doğru olur. Bu yüzden filmdeki gibi kendi bedenini bariz bir şekilde teşhir etmesini (ortak kullanılan bir havuza herkesin dikkatini çekecek bir şekilde atlayıp yüzdükten sonra, yine herkesin görebileceği bir perdenin arkasında üstünü değiştirmesi) kitabı henüz okumuş birisi olarak yadırgadım. Ancak Bohemya ya da Prag’ın yerel kültüründe büyük bir yer tutan kaplıcada zaman geçirmenin ne kadar yaygın olduğunu göstermenin de bir yolu olarak düşünülmüş sanki.


Bohemya demişken…




Filmdeki bütün karakterlerin tam bir Doğu Avrupa aksanı ile İngilizce konuşuyor olması incelikli bir detay. Arka planda ise Doğu Avrupa’nın kendine has hem batılı hem yerel hem de ne yaparsa yapsın biraz doğulu kalan mozaiğini çok net görebiliyoruz. Ben bu anlamda biraz romantik kaçabilecek bir sempati beslesem de bu toplumların nasıl zorluklardan geçerek bugünlere geldiklerini bu film aracılığıyla görmüş oluyoruz. Anladığım kadarıyla Kundera bu döneme yakinen tanık olduğu için kitabında Sovyet Sosyalizmi’nin kanlı yüzünü gözümüze sokmuyor ve bu anlamda dönemin atmosferini bizim hayal gücümüze bırakıyor. Ancak film, görsellikten de aldığı güç ile bunu biraz daha açık seçik yapıyor ve iyi de yapıyor. Çünkü katı ideolojilerin toplumlara, insanlara ne yaptığını açıkça görmek, orada olmasak bile görmek bence anlamak için önemli. 

Bir başka ufak ayrıntı ise kitapta Franz karakterinin en az diğer karakterler kadar yeri var ve Sabina’nın onun hayatına olan etkisini ayrıntılı bir şekilde görebiliyoruz ancak filmde bu karaktere çok fazla yer verilmemiş. Bence Franz da diğerleri kadar anlatılmaya değer hikayesi olan bir karakterdi.


Son olarak, kitap ve film arasında bir seçim yapmam gerekirse önce kitabın okunup sonrasında filmin izlenmesini tavsiye edebilirim. Ancak o zaman filmin bazı sahnelerinin anlam ifade edeceği fikrindeyim. Yine de her ne şekilde olursa olsun “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ne zaman ayırmanızı öneririm. Çünkü gündelik yaşamlarımıza dahil her alanın, bütün seçimlerimizin psikoloji ile ilişkili olduğu kadar politik de olduğunu şairane bir şekilde ortaya koyuyor.



74 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör