Albert Camus Yabancı İncelemesi

Güncelleme tarihi: 7 Eyl 2021


“Ne zaman dünyanın derin anlamını sezer gibi olduysam, onun basitliği şaşırttı beni. (Camus, "Tersi ve Yüzü" , Can Yayınları, 1992 : 11)

Anlam aramak…


Hepimizin hayattan kalan zamanlardaki boşluklarda yaptığımız şey. Bir nevi hobi… Hangimiz onun peşinden kâh sayfalar arasında kâh kapılar ardında yollara düşmedik, uçan balonlara atlamadık ya da bir denizin kıyısına vurmadık ki? İşte bunu yazarak yapan isimlerin arasında ünlenen birisi de Albert Camus.


Her ne kadar yazın tarihi kendisini “varoluşçuluk” köşesine layık görse de kendisi yetkinlik sınırları önceden çizilmiş bir tahta oturmak istemezdi sanırım. Kulağa oldukça felsefi gelen bir yaklaşımı, edebiyat aracılığıyla , yazdığı karakterlerin sıradanlığı ve günlük yaşantının saçma ve çirkin gelen yüzlerini apaçık şekilde yüzümüze vuran olaylar ile karşımıza getirmiştir.


Esas olarak, yakın arkadaşı olan Jean Paul Sartre ile anılan “varoluşçuluk”, Camus’nün yazınında bireyin öznel seçimleri vasıtası ile yaşadığı hayatın vurgulanmasıyla karşımıza çıkar. Buradaki bireyin ortaya çıkarabileceği saf bir öz yoktur, ancak kendi seçimleri doğrultusunda bireyin önce kendini sonra da içinde yaşadığı toplumu şekillendirmesi fikri söz konusudur.


Yabancı Konusu


Albert Camus Yabancı Konusu Yorumu ve Analizi


Gelelim “Yabancı”ya…


1942 yılında basılmış olan kitabın başkarakteri Mearsault’nun gözünden yaşamının bir bölümüne tanık oluyoruz. Kitap, annesinin ölümü ile başlıyor ve karakterimizin bu olayla birlikte pek çok duruma kayıtsız tavrını görmüş oluyoruz. Fransız sömürgesi olan Cezayir’de, annesini bakım evine yatırdıktan sonra yalnız yaşayan ve beyaz yakalı olarak bir işte çalışan Mearsault, ne annesinin ölümüne bir yas tutuyor, ne hikâyesini dinlemeyi sevdiği insanlara bir arkadaşlık duygusu besliyor, ne de evlenmenin eşiğine geldiği kadınla romantik bir bağ kuruyor. Hatta hikâyenin sonunda, tesadüfi olarak arkadaşlık(?) ilişkisi geliştirdiği birisinin şahsi meselesi yüzünden bir cinayete karışıp, (kendi ağzıyla) bir Arap’ı öldürüyor ancak yine de hiçbir şey hissetmiyor. Mearsault’nun hissizleşmesi ve her şeye rasyonel bir şekilde yaklaşması aslında kendisine, yaptığı uğraşa, çağın ruhuna ve yaşadığı topluma yabancılaşmasından ileri geliyor.


“Yabancı” yı okurken; özellikle ana olayların etrafındaki duyarsızlaşmış, soğuk tavırla bağ kurmak, kendi adıma, zorlayıcı oldu. Ancak başkarakter ve çevresinde gelişen olaylara dışardan baktığımızda Camus’nün çizmek istediği perspektifi görebiliyoruz. Mearsault’nun hayata dair hiçbir şeyin güzellemesini yapmıyor oluşu yaşamını kuru bir yaprağa çevirmiş olsa da aynı şey Camus’nün dili için söylenemez.


Bir de kitap üzerine yaptığım araştırma sonucunda anladığım kadarıyla, aslında kitabın orijinal diline hâkim olunduğunda kendini gösteren kelime oyunları kitabı etkileyici kılan bir başka nokta. Çünkü burada Camus, yazın dili ile birlikte alt anlamlar kurgulayarak bakış açısını ve karakterin psikolojisine dair ayrıntıları vurgulamış oluyor. Örneğin, kitabın girişindeki meşhur cümle,(“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.") Fransızca’da “anne” ye hitap şekline göre, karakteri çocuksu bir hale sokmakta ve olgunlaşmamış duygu dünyasına vurgu yapmaktadır.


Bir adım geriden…


Varoluşçu olarak adlandırılan yazarlar, yaşadıkları dönemde yazdıkları ile insanları karamsarlığa sürükledikleri konusunda eleştirilere de maruz kalmışlardır. Camus’nün Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı konuşması bu eleştirilere bir nevi cevap niteliği taşımaktadır. Bu konuşmada Camus, zamanının ruhuna dem vurarak, yazdıklarının toplumdan ve kültürden bağımsız olmadığının altını bir kez daha çizmiştir aslında. İkinci Dünya ve İspanya İç Savaşı’nı görmüş, modern ulus-devletlerin kıskacını ilk elden tatmış bir nesilden tüm bunlardan kopuk, farklı şeyler yazması beklenemez zira.


Bir adım geriye çıkıp, daha geniş bir perspektiften baktığımızda Camus’nün içinde yaşadığı dünya, öncesinde yüceltilen modern toplumların ve ulus-devletlerin İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Avrupa’nın ortasından başlayarak yayılan faşizm dalgasının beraberinde getirdiği büyük hüsranların gölgesindedir.


Dolayısıyla bu, yeni, bilimsel ve akla dayalı sistemin; insanlığı beklenen noktaya taşımaktan ziyade daha çok bürokratik ve kapitalist bir sarmalın içine aldığı, kendine ve topluma yabancılaşan insanın yalnızlığını görmezden geldiği bir çıkmaza girilmiştir artık. Dahası bilimsel akla güvenen insanlığın, böylesi bir rasyonalizmin, aynı makineleşme ve sistematikleşme ile Hitler’in emri altında çalışmasına engel olmadığını, aksine akıl almaz bir şekilde meşrulaşarak geldiği son noktayı yakinen görmüştür. Dolayısıyla akla ve mantığa güvenen, doğanın üzerinde hâkimiyet sağlamış medeniyetlerin yeryüzünde teknolojik bir ilerlemeden başka bir şey yapamadığı, hatta bu ilerlemeyi de daha fazla tahribat için kullandığı ve halen vadettiği özgürlük, eşitlik, adalet, barış ve kardeşlikten fersah fersah uzak olduğu görülmüştür. Gelinen noktada bireyin elinde anlamsız, çiğ ve değersiz bir dünya kalmış ancak yine de kendisinden daha yüce amaçlar uğruna çalışması beklenmiştir.


“Daha ne olmak ihtimali vardı? Hayatım boyunca bu dakikayı ve cezaya çarptırılacağım bu şafak saatini beklemiştim sanki. Hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin önemi yoktu ve ben bunun niçin böyle olduğunu biliyordum… Geçirmiş olduğum bu saçma, boş hayat boyunca geleceğimin derinliklerinden ve henüz gelmemiş yılların arasından karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor; bu soluk, geçtiği her yerde, yaşadığım yollardan daha gerçek olmayan o yıllar için vaat edilen bütün şeyleri aynı hizaya getiriyordu.”

Son olarak Camus, “Yabancı” ile zamanının ruhunu etkileyici bir şekilde yakalamış, bireyin hapsolduğu dünyayı, her şeye yabancılaşma sürecini ve çektiği acıyı gözler önüne sermiştir. Ayrıca kitapta yer alan tüm karakterlere dair anlatılan ayrıntılar, gerçek bir gözlem yeteneğinin ürünü olarak hemen göze çarpmaktadır.



“Çok uzun zamandan beri ilk kez annemi düşündüm. Bir ömrün sonunda niçin yeni baştan “nişanlandığını”, niçin yeniden başlama oyununu oynadığını anlar gibi oldum. Orada, hayatların sönmekte olduğu o bakımevinin etrafında da akşam, hüzünlü bir huzur anı gibiydi. Ölüme o kadar yakınken annem, orada kendini her şeyden azade ve her şeyi yeniden yaşamaya hazır hissetmiş olmalıydı.

Kitap Ölçer Puanım: 9.0/10


*Albert Camus'ye ait görsel: https://www.artsy.net/artwork/henri-cartier-bresson-albert-camus-paris-france

55 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör