top of page

Ölümcül Kimlikler

Güncelleme tarihi: 2 Eyl 2021

"Ölümcül Kimlikler", (Les Identites Meurtrieres) ülkemizde daha çok "Semerkant" ve "Afrikalı Leo" kitapları ile tanınmış olan Amin Maalouf'un 1998 yılında yayımlanan ve ülkemizde Aysel Bora çevirisi ile Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış olan kitabıdır. Maalouf kendisini Cezayir kökenli Fransa'da yaşayan/ üreten bir yazar olarak tanıtmaktadır. Şüphesiz ki bu durum Maalouf'un oryantalizme kaymadan hem Batı hem de Doğu perspektifinden "kimlik" ve "aidiyetler" üzerine dikkate değer analizler yapmasına katkı sağlamıştır.


Ölümcül Kimlikler; temelinde acıları, korkuları, hayatta kalma stratejileri ve duyguları nereye gidersek gidelim aynı olan insanlığın kendi arasında neyi paylaşamadığı ve neden ayrışarak birbirlerine yabancılaştığı üzerine bir sorgulama olarak karşımıza çıkmaktadır. Her gün biraz daha acımasızlaşan, yeni 'öteki'ler üretmeye ve zıt kutuplar yaratmaya devam eden dünyamızda kimlik üzerinden yapılabilecek tartışmalar arasında Ölümcül Kimlikler bu anlamda önemli bir yer tutmaktadır.


Kazuo Ishiguro Ölümcül Kimlikler


Ölümcül Kimlikler'e Amin Maalouf, Lübnanlı bir aileden gelen Fransız bir yazar olarak kendi kimliğini sorgulamasıyla başlar. Bu anlamda, kimlik denilen şey nedir; dışsal özelliklerimizin bir toplamı, bize uygun görülen etiketler mi yoksa birey olarak içimizde biriktirdiklerimiz ile birlikte bütün söz edilenlerden çok daha fazlası mıdır sorularını gündeme getirmektedir. Burada kimliği oluşturan önemli bir unsur olarak kişinin konuştuğu, düşündüğü, dünyaya dair anlamlar ürettiği ve dolayısıyla kültüre dahil olduğu, dil karşımıza çıkmaktadır. Dile yapısalcı bakış açısına yakın duran bir gözle bakıldığında, bireyin kimliği ile dilin bağlantısının ortaya koyulduğu tartışmalarda nereye oturduğunu gösteren Maalouf, bunu kendi sözleriyle şu şekilde belirtmiştir:

"Arapça'nın anadilim olduğunu, Dumas ve Dickens'i, Guliver'in Seyahatleri'ni ilk kez Arapça çevirisinden keşfettiğimi ve çocukluğun ilk sevinçlerini atalarımın köyü olan dağ köyümde tattığımı, ilerde romanlarımda esinleneceğim bazı öyküleri orada dinlediğimi açıklıyorum. Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık benim için asla yabancı bir ülke olamaz."

Devamında ise kimlik nedir veya benim kimliğimi tanımlayan şey nedir sorularına cevap verir: "Benim birçok kimliğim yok, bir kişiden diğerine asla aynı olmayan özel bir dozda onu biçimlendiren bütün öğelerden oluşmuş tek bir kimliğim var. "

Kimlik, çok keskin ayrımlarla karşımıza çıktığından ve ilk etapta insanların zihninde din, dil, ulus, etnik köken gibi ayrımlara işaret ettiğinden pek çok insanın öznel koşullarında bu tanımların boşlukta kaldığı görülmektedir. Maalouf'un da verdiği örneklerde olduğu gibi Cezayirli bir ailenin çocuğu olarak Fransa'da doğmuş bir genç veya Türkiye’den göç etmiş bir aileden gelen ancak bütün hayatını Almanya'da geçiren, anadili olarak Almanca konuşan bir kişinin kimliğine dair keskin tanımlarla yaklaşılırsa, pek çok parçaya ayrılmış bu aidiyetler eksik ve havada kalmaktadır. Maalouf'a göre; nihayetinde bu şekilde altı çizilen aidiyetler arasında arafta ve bir seçim yapmak zorunda kalan bireylerden katiller ve caniler yaratılmaktadır.


I. Kimliğim, Aidiyetlerim


Maalouf, bu bölüme başlarken dost gibi görünen ancak nihayetinde öyle olmadığı anlaşılan sözcüklerden birisi olarak tanımlamaktadır kimliği. "Kendini tanı" fikrinin peşine düşüp düşünce tarihinin akışında kimliği sorgulamaya başladığımızda, Sokrates'ten Frued'a kadar farklı alanlarda çalışmalar yapmış pek çok farklı düşünürle karşılaşırız. Ancak bu denemede Maalouf tarafından kimliğin sorgulanan yönü; dinsel, etnik, ulusal ya da başka kimlikler adı altında cinayete varan faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde aldığı roldür.


Kimlik duygusu, ötekilerden kendini ayırma ile bireyin kişilik gelişiminde işlevsel bir nosyon olarak ortaya çıksa da, "biz ve onlar" kavramsallaştırması ile de nefret söylemi üretmenin de yolunu açmaktadır. Maalouf'un kimliklerin bu özelliği ile katilleri de ürettiği fikri bu noktada temellenmektedir; çünkü nefret söylemleri tarihteki örneklerde de görüldüğü gibi nefret suçu işlenmesini ve kitlesel travmaların yaratılmasının da önünü açmaktadır.


Kimlik söz konusu olduğunda konuşulan dil ve dilde ortaklık diğer bütün aidiyetlerden ağır basmaktadır. Dil, bireyin hem dünyayı anlamlandırmasında hem de kendisini simgeselleştirerek ortak kültüre katılımında önemli bir unsur olarak ortak aidiyetler oluşturma noktasında da baskın gelmektedir. Maalouf'un da kitabında verdiği örnekte olduğu gibi hiçbir Alman veya İngiliz, Arapça konuşan birisinin olduğu kadar, Lübnan'da yaşayan bir din adamı ile İngilizce konuşarak bir ortaklık duygusu geliştirip onu anlayamaz. Bu duygunun gelişmemesi Arap etnik kökenli birisinin Batılı dünyadan gelen bir kimliğe karşı kurduğu "yabancı" olma duvarından kaynaklanmaktadır. Burada Maalouf'un vurgu yaptığı şey; kendisinin Arapça biliyor olmasının, yalnızca bir dil bilmekten ibaret olmamasıdır, çünkü Arapça hem Arap etnik unsurunu taşımakta hem de aynı zamanda Arap olmayan pek çok insanın dinen kutsal kabul ettiği bir dil olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda Lübnan'da Arapça konuşan bir "yabancı"ya yönelik bakış, ortak aidiyetler bağlamında çok daha farklı olacaktır.


Aidiyetlerin karşısında kimlik muhasebesi yapan herkesin karşı karşıya kalacağı kendisine özel bir durum devreye girmektedir. Bütün bir insanlık özel durumlardan başka bir şey değildir derken Maalouf, kimlik hususunda bir yeniden üretim söz konusu olsa bile her kimliğin inşasında kendine özel bir durum ya da durumların ortaya çıkmasını vurgulamaktadır.


Bir kişinin kimliği babası ile bile aynı olmayacak dahası kendi oğlu bu iki kimlikten çok daha farklı bir yerde duracaktır. Dolayısıyla kimliğin yeniden inşası söz konusu olsa bile her yeni kişinin özel koşulları da dahil olacağından hiç kimse bir diğerinin aynısı olamayacaktır. Maalouf'a göre bu söylem, aidiyetler konusunda eninde sonunda her bireyin eşit olduğu ancak aynı olmadığı anlayışına kapı aralayacak gibi durmaktadır.

İdeolojinin özneyi adlandırıp çağırması gibi; din, dil, sınıf ve renk de kimliğe istila etmiş öğeler olarak karşımıza çı